14 Mart, 2008

KERAMET NEREDE?


Dostlukların sahtekarlığı, günaydınların, iyi akşamların kalmadığı, koşturmayla geçen şehir hayatının bir gecesinde geldi aklıma çocukluğumdaki köy evimiz.

Orhangazi’ nin Keramet köyünde oturdu anneannemle dedem. Tatillerde yanlarına giderdik. Köyün adından mıdır yoksa köyün sakinliğinden midir, çeken bir şey vardı beni oraya. Tabii en önemlisi pamuk gibi bembeyaz tenli, ekmek hamuru gibi yumuşacık ( kucağına yatınca karnını böyle severdim) anneannemdi beni oraya çeken. Teknolojinin bu kadar ilerlediği neredeyse elimizi sıcak sudan soğuk suya sokmadığımız bir zamanda yaşasak ta, o çocukluğumdaki köyü özlerim ben yinede.


Eski ama tertemiz bir köy eviydi. Cümle kapısından içeri girince, yeni sıvanmış yerin toprak kokusu duyulurdu. Merdivenin altında sırayla, topraktan yapılmış turşu, tuzlanmış balık çömlekleri, yanında şeker, pirinç çuvalları dururdu.

Mutfağın ocağında ( şimdi şömine deniyor) tıkır tıkır kaynayan kuru fasulye tenceresi. Anneannem akşamın gelmesine yakın saatte eline aldığı uzun çubuk ve bembeyaz tülbendiyle gaz lambasının islenmiş şişesini silerdi.
Dedem, pencerenin kenarında, bir taraftan dağdan gelen koyun sürüsünün çobanıyla sohbet eder, bir taraftan da radyodan söylenen saat 19 ajansını dinlerdi.

Merdivenlerden yukarıya çıkarken özenle yerleştirilmiş, yorgan ve yatakların olduğu yüklüğünün dantelli patiskası karşılardı bizi.
Odalarda, özellikle cam kenarında, duvardan duvara yapılmış tahta sedirler sizi beklerdi akşam sohbetlerine ev sahipliği yapmak için.
Camların önündeki karanfil saksıları, odaya hoş bir koku salardı.
Tuvalet, uzun bir koridorun sonundaydı. İhtiyacınızı gidermek için oturduğumuzda, aşağıdan halis köy tavuklarının seslerini duyardık.

Duvarda karanlığa inat yanan gaz lambası.

Bütün çocukları ve torunları toplandığı zaman bir araya, keyiflerine diyecek yoktu anneannemle dedemin. Akşam olduğu zaman yer yataklarında enlemesine yatardık yeğenlerimizle bir arada olalım diye. Sabahlara kadar sohbet ederdik.

Sabah olunca taze sağılmış sütle, bahçedeki toprak fırında pişen ekmeğin kokusu karşılardı bizi kahvaltıda. Evde taze peynir bittiyse anneannem bağırırdı komşusuna;

-hatçeee, sende taze peynir var mı? Bir koşu getirsen, torunlarım taze yesinler.

Folluktan sıcacık yumurtaları alırdık.
Sonra ılıcaya giderdik. Doğal sıcak su havuzu. İçinde su kaplumbağalarının olduğu. Köylü kadınlar burada çamaşırlarını yıkardı. İş bittikten sonrada bir güzel yıkanılırdı.

Şimdi düşünüyorum da, o zaman bana çok güzel bir şey aslında ne kadar zarar veriyormuş doğaya.
Kullanılan o deterjanlar, suya karışınca su kaplumbağalarına verilen zarar. Yazık oldu, azaldı kaplumbağalar. Ağaçlara salıncaklar kurar hem sallanırdık, hem de türkü çığırırdık. Ne kadar şendik.

Biz kıymetini bilemedik. Şimdi o ılıcaya yabancı yatırımcılar göz dikti. Tesis yapmak için. Haydi, benim güzel köylüm karşı çıkalım. Köy elele versin kendi değerlendirsin, doğamıza kendimiz sahip çıkalım.
Ama ne eski evin tadı kaldı, ne anneannemle dedemin tatlı sohbetleri.
Köy de artık teknolojiye ayak uydurdu.
Keramet nerde acaba? Rahat bir yaşamda mı, yoksa değerlerimizde mi?

İnsanlar yaşlandıkça geçmişini özlermiş. Gözümüz yavaş yavaş toprağa bakarken.

Hele ben kafamı yastığa koyayım.
Sabah yine egzoz kokusu ve adımların çığlığıyla kalkarız nasılsa sabaha.
Bir bütün gece beni ellemeyin Anneannemin sabun kokulu yastığı olmasa bile, ben bu akşam köyde uyuyayım.

Not: Dedem Saadettin Durmuş,
Anneannem Hicaziye Durmuş'un ruhları şad olsun.


Yasemin Gürtürk
13/ Mart/ 2008


Etiketler:

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa