19 Ocak, 2009

YAŞAMIMIN ARKA PENCERESİ


Eskiden sokaktan yürürken, hangi evde ne yemek pişerdi anlardık kokusundan.
Ne lezzetli yemekler di ocaklarımızda kaynayan.Çoğunun tadı damaklarımızda hala durmaktadır belkide.


Kuzine sobaların üzerinde yada büyük mangallarda, odun kömürünün ateşinde ağır ağır tıkırdayarak pişen yemekler.
Sık sık kalaylanan, parlak kalması için kumla ovulan bakır tenecerelerin içinde ne lezzetli olurdu.Her türk yemeğinin altına
yapılan yağ-soğan kavurması (Tunceli tabiriyle suvaraç) bile ne güzel kokardı.
İçersine başka sebze, et dahi koymadan ekmeğini bandırarak ye, ağızda bıraktığı tadı unutma.



Bahçelere kurulan büyük kazanlarda yıkanan çamaşırları hatırlar mısınız?
Leğenlerin içersinde mis gibi kokan beyaz sabunlarla yıkanan çamaşırlar, kar rengi olsun diye o büyük kazanlarda kaynatılırdı.
Hatta patiska çarşaflara, kanaviçeli divan örtülerine kaynarken biraz çivit atılırdı, mavi beyaz olsun diye.

Temizlik önce sokaktan, evin önünden başlardı. Kapı önleri süpürülür, yıkanırdı ki toz içeri geri girmesin diye.

Evde duvarlardaki örümcek ağlarını alabilmek için, uzun saplı küçük bir yelpazeyi andıran çalıdan yapılmış süpürge kullanılırdı,
yerleri süpürdüğümüz çalı süpürgesinden hariç.
Yerleri süpürürkende, süpürge önce hafif ıslatılır, halıların ve kilimlerin üzerine serpilirdi, toz havaya kalkmasın diye.
Hele mevsim kışsa ve kar yağmışsa, kar kürünüp halılar onunla süpürülürdü.

Evlerin tabanı genelde tahtadan yapılırdı.Ne kadar sağlıklı. Bazı evlerde tabana toprak sıva da yapılırdı.
Tahta bezlerimiz vardı temizlikte kullanılan.
Ayda bir kez arap sabunu ile tahta fırçası yardımıyla tahtalar fırçalanırdı. Ağacın kokusu, sabunun kokusuna karışırdı.



Tahtadan sedirlerimiz ve somya divanlarımız vardı, üzeri pilikaşe, goblen kumaştan dikilmiş örtüleriyle.
Komşu sohbetlerinde, çaylar içilirken bisküviler eşlik ederdi, üzerindeki oturmalara.

Radyolarımız vardı.Sabahları "arkası yarın"dinlerdik.Akşam 19 ajansı başlayınca, herkes susar dünyada ne olmuş, ne bitmiş merak içersinde olurduk.
Gece 22 olduğu zamanda küçük öykülerden oluşan radyo tiyatrosu olurdu. Tiyatro izlemenin hayaliyle kulaklarımızda seslendirenlerin sesi,
kafamızda hayal ettiğimiz sahneler.

Banyoda termosifonlar vardı.Attınmı altına odunu, tam bir hamam gibi sıcacık su kaynardı.Ev ahalisi sırayla banyosunu yapardı.

Kahvelerimiz vardı.Her ne kadar Brezilya kökenli de olsa, cezvelerde pişen bol telveli bir-iki taşımlık pişen Türk kahvesi.

Ve huzur vardı, neşe vardı, sağlık vardı.

Peki ya şimdi?

Düdüklü tencerelerde ya da çelik tencerelerde, kendi buharında ama çabuk pişen hormonlu sebzeler.
Çamaşır makinaları, elektrik süpürgeleri, halı yıkama, kızartma,soğan doğrama makinaları, çay- kahve makinaları derken,
bir yığın makina icad oldu, mert beyazlıklar bozuldu.

Herşey hayatımızı kolaylaştırmak için yapılmıştı ve evlerimize girmişti.
Rahat ettik.Atıyoruz makinalara kirli ne varsa bir saatte herşey tertemiz.
Çok güzel, zaman bize kalacak, dostlarımıza, kendimize daha fazla vakit ayıracaktık.
Ailemizle, çocuklarımızla hoş- sohbet zaman geçirecektik.
Kitap okuyacak, sinemaya, tiyatroya daha çok gidecektik.

Öyle mi oldu? Hayır.

Zaman teknolojiyle beraber insanlığımızı da değiştirdi.Sağlığımız bozuldu, komşuluklar bozuldu, sohbetler bozuldu.
Aile içinde bile sohbetleri unuttuk.Akşam oldumu televizyonun karşısına geçip, o dizi bitti öbürüne geçtik.
Mektupları unuttuk.Şimdi yazıyorsun iki kelime nsl, nrd, ok, bas gönder tuşuna, oldu sana haberleşme.

Bilgisayar okyanusunda boğulduk.
"Ha pardon bana iki dakika müsade oğlum msn'de akşama yemeğe gelecek mi?
Ne yemek istiyor bi sorayım tekrar konuya dönerim."

Ne diyordum, hayat bir kargaşadır gidiyor.
Bu kadar teknolojinin içinde boğulduk ki, gün yetmiyor bazen.
Yatağa yattığımızda yorgun, kalktığımızda yorgun oluyoruz.
Hava yorgun, trafik yorgun, gün yorgun.

Dinlenmek için bir fincan kahve var, paylaşacak dost yorgun.

İşte bu yüzden özlüyorum, yaşamımın arka penceresinden gördüklerimi, orada bıraktıklarımı.

Yasemin Gürtürk
18/Ocak/2009



4 Yorum:

saat: 1:47 ÖS , Blogger Aynur dedi ki...

Ben en çokta o eski ramazan sofralarını sahurlarını arıyorum doğrusu.Ayrı bir itina heyecan vardı sanki o günlerde.Şimdi bir koşuşturmaca gidiyor.hayat mücadelesi deken aile bağları koptu.Yollar girdi maddiyat girdi araya.Komşunun komşuya selam vermediği,haklının değilde güçlünün hüküm sürdüğü bir çağı sürüyoruz. O çeşme başlarında su muhabbetlerimiydi insanları birbirine yakınlaştıran yoksa fırınlarda sıcacık ekmek telaşımı?.aslında çok değil en fazla 15 sene de bu günlere geldik vay gelecek senelere.

 
saat: 1:54 ÖS , Blogger Yaşam Tiyatrosu dedi ki...

Çok haklısınız Aynur. Sokaktaki oyundan,evdeki ilişkilere kadar herşey değişti. Ve ne yazıkki bu değişimden hepimiz şikayet ederken. çözüm için birşey yapmıyoruz. O çarka bizde uyuyoruz.
çocuklarımıza örnek bile olamıyorsak, bu hepimizin suçu.

 
saat: 1:38 ÖÖ , Blogger Hümanist Hikayeler dedi ki...

Yaseminciğim!eline,gönlüne sağlık. Ne güzel dile getirmişsin özlemlerini.Biliyormusun? bende radyodan dinlediğim;Uğurlugil ailesi,Orhan Boranla yuki ve bayram sabahlarındaki skeç'leri dinlemeyi özledim.Bütün ailenin bir odada soba etrafında oturuşunu.soba üstünde kızarmış ekmeğin kokusunu özledim.yazını okurken anlık da olsa özlemlerimi dinledim.Ya şimdilerde?ayrı odalarda ayrı ekranlardan, paylaşılmayan programların izlenmesi.kalabalıksız ailelerin paylaşımsız yaşamları???????????AAAhh nerede o eski MUTLU günler.Sevgiyle,mutlu kal..=))Kalemin elinden hiç düşmesin.

 
saat: 3:07 ÖÖ , Blogger Yaşam Tiyatrosu dedi ki...

Teşekkür ederim canım benim. insan yaşlandıkça hatıralarıyla yaşarmış.Ama mutlu hatıralarıyla.Çocukluğum belki en özlediğim.Ve dostluk, komşuluk.

 

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa