03 Mart, 2009

MUTLAKA SEYREDİN - GÜLMENİN YERİNİ, DÜŞÜNMEYE BIRAKTIĞI AN-

Kolları, elleri ve ayakları olmayan adam, mutlaka seyredin.

Konuşmanın tercümesi:
Her insan hayatta zaman zaman bu derece umutsuz olduğu zannedilen durumlara düşebilir; Hatta tekrar ayağa kalkabilmek için her türlü imkan ve enstrümandan yoksun da kalabilir…Şimdi sizlere soruyorum : "Ben 100 kere tekrar ayağa kalkmayı denesemve 100'ünde de başarısızlığa uğrasam, tekrar ayağa kalkabilme konusunda tüm umutlarımı yitirmeye hakkım veya şansım var mı?"

"Yani artık sizce 101.Seferi hiç denemeyi dahi düşünmemeli miyim?
Maalesef benim öyle bir şansım yok; yaşamımı devam ettirebilmek için ne yapıp edip tekrar ayağa dikilmek zorundayım! Ne yapıp edip kendime ayağa kalkmak için bir destek noktası hayal etmek bunu YARATMAK zorundayım…İşte şimdi yapacağım gibi…"


Link:
http://www.maniacworld.com/are-you-going-to-finish-strong.html

Etiketler:

22 Şubat, 2009

ÖLÜMÜ BEKLEMEK

Ölüm,
yaşamın sonu.
Çocukluğunun hatıralarına, sevdiklerine, emeklerine,sevdalarına, nefretine,
özlemlerine, nefesine, veda etmek. Herşeyininin sonu demek, bir daha kavuşmamak üzere.


Ya ölümü beklemek.
Ölüm, yoluna girene mi zor, yoksa başında günlerce, aylarca ve belki bazen senelerce bekleyene mi?
Gözünün önünde her gün eriyip giden yıllar, vücutta hissedilen sancılar kıvrandırırken sizi,
etrafınızdaki yüzlerin ifedesine veremediğin cevap.


Bakan yüzlerin acılarını içine gömmesi, hem "acı çekmesin" diye yapılan müdahaleler,
hem "biran önce çektiği acılar son bulsun tanrım" diye edilen dualar.
Ne kadar acı değil mi? Hani tabiriyle "iki ucu boklu deynek".
Nereden tutacağını bilememek.


Zaten yaşanan hayatta, yürürken sonu gözükmeyen yolda , ayağa takılan her taşı iradenin kuvvetiyle iterken bir kenara, çekilen zorlukları tek tek alt ederek, iyiye, güzele, başarıya, rahata kavuşmak için çekilen mücadele değil mi?
Tam bitti işte huzur derken, ölümün canına verdiği acılar niye?


İnsanoğlu bu kadar aciz mi? Yaşadığı her zorluğu yenerken, ölüm kapıya gelince omuzları düşmekte.
Kafa koyamıyorsun, direnmeye çalışıyorsun, "hadi s..ktir" diyemiyorsun.


Boyun eğiyorsun, artık bütün kozlar onun elinde.Önce hastalığı enjekte ediyor vücüduna, sonra yavaş yavaş acılar çektirerek, bir bir hırpalıyor organlarını.
Ne bokunu sıçabiliyorsun, ne de güneşe karşı kaç metre olan çişini.
Her tarafına hortumları sokuyorlar, yaşarken itinayla kullandığın deliklerine, acımıyorlar bile.
Tüm lezzetlerini aldığın tat duygusunun yerini, bir başka hortumla midene verilen tadı birşeye benzemeyen sıvı mamalar alıyor.
Kusuyorsun hayata.

"Hadi artık bitir, teslimim" diyorsun, sana acı acı gülüyor.

Sadist mi bu kadar ölüm,
"al biran önce, canım senin olsun, ben zaten bırakmışım bütün can' larımı geride ağlarken" diyorsun, bu sefer o direniyor,
"bitmedi daha eziyetim sana" .

Pazarlık yapmak istiyor sanki senle.
Ölümün pazarlığı mı olur?

"Seni bekleyen daha çok kapılar vardır. Onları bekletipte daha fazla acı çektirme" diyorsun, ama o yakanı bırakmıyor.
Susuyorsun, konuşamıyorsun, bazen de duymuyorsun ertafındakileri, gözlerin boşluğa bakıyor.


Sevdiklerini hep yanına topluyorsun, her zaman olmadığı gibi. Buruk mutluluk bu olsa gerek.
Ölümün burukluğu...

Oysa ÖLÜM;


Reşat Nuri Güntekin' in Çalıkuşu romanında dediği gibi olmalı;

"ölüm, yavruma bir ay ışığı tatlılığıyla yaklaşıyor, bir ana dudağı gibi korkutup ürkütmeden alnından, dudaklarından öpüyordu."

ya da,

Cemal süreya'nın dediği gibi;

"ölüyorum tanrım
bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir...
üstü kalsın... "

olmalı,
hayata veda...


Kahpe be dünya...

YAZARIN NOTU: Ben bu yazıyı ölümü yatağında bekleyen kayınpederim için yazdım.
Tanrım, o, o kadar naif bir insan ki, bugüne kadar kimseyi kırmadı.
Yedi çocuğu da yanında, o bir yıl önce kaybettiği eşinin yanına gitme hazırlığında.
Kimseden alacağı birşey yok. Birtek sana can borcu var. Haydi artık kes faturanı, al alacağını.
Daha fazla acı çekmesin. O acı çektikçe bizim içimiz daha çok acıyor.
Pazarlık buysa eğer ben pazarlık yapmak istiyorum.


Yasemin Gürtürk
22/Şubat/2009

Etiketler:

30 Ocak, 2009

KELEBEKLER ÖZGÜR'DÜ

Baharın gelmesini hiç bu kadar özlememiştim.

İlkokula gittiğimiz yıllarda, sınıfımızın duvarında mevsimleri ve ayları gösteren çizelgeler vardı.

Sonbahar,Kış, İlkbahar ve Yaz
Tıpkı yaşadığımız hayat gibi. Gerçi çizelge sonbahar'dan başlar hep.Şimdi benim içinde olduğum yıllar gibi.
Oysa hayat ilkbaharla başlar, kışla biter.
Çizelgede her mevsim ayrı resmedilirdi.

Sonbahar;
Ağaçlarına yavaş yavaş veda eden, ederken de sararan ve solan, istemeden de olsa ondan
koparak yerlere düşen yapraklarla.

Kış;
Havuç burunlu, kömür gözlü, boynunda atkısıyla kardan adamla.
İlkbahar;
Uçuşan kelebekler, çimenlerde koşuşturan yeni doğmuş kuzularla.
Yaz;
Şemsiyenin altında güneşlenen bir kız ve denizle.



Mevsimler o kadar değişti ki. Fazla yağmayan yağmurlar, kar'ı unuttuğumuz kış ayları,
Zamansız çiçek açan ağaçlar, cilt hastalıklarından tutunda kansere kadar varan hastalıklara sebep olan güneş.
Dünya toplumu olarak elele olduğumuz, hep birlikte birşeyi paylaşmayı becerebildiğimiz
tek şey sanırım, çevreyi kirletmemiz oldu.
Adına da küresel ısınma dedik. Soluduğumuz havayı berbat ettik. Sebzeyi meyvayı kendi doğallığından koparttık, genetikleriyle oynadık.


Lahananın amcasının oğlunu, biberin teğzesinin kzını, kırmızı domatesin sarışın kuzenini, karpuzun kabaklısını yarattık.
Hayatımıza hormonu o kadar soktuk ki, pazara, markete gittiğimiz zaman bile hangi mevsimde olduğumuzu şaşırıyoruz.


Hamile kadınlar bile aş ermeyi unuttu küresel ısınmada. Çünkü herşey var.
Ablamın hamileliğini hatırlıyorum.
Yıl 1973-1974.Mevsim kış ve ablamın canı karpuz istiyor.
Aileye gelecek ilk torun, tekmeliyor ablamı karpuz diye.
Dört tarafa haber salındı padişahın fermanı gibi.
Ne Adana'sı ne Ankara'sı, ne Mersin'i, babamın ne kadar şoför arkadaşı varsa seferber oldular.
Uzun zaman sonra Adana halinden yarısı çürümüş karpuz bulunup gelindi.Bir kese altınla mükafatlandırıldı getiren.
Evet, yok ya bulunan da oldukça pahalı, bu yüzden yüklü bir para verildi.


Şimdi öyle mi? Canın ne zaman birşey istese, hemen köşe başındaki markete git. Renga renk ne istersen var.
Birtek bademi (çağla) yapamadılar aman duymasınlar.
Doğanın dengesi iyice değişti.


Konu doğa olunca ne kadar konuşulacak şey var aslında.

"Baharı özledim" demiştim başta nerelere geldik.
Aslında daha çok şey yazılır, anlatılır, ama benim bu akşamki yazım bahardı.
Baharda öten kuşlar, baharda rengarenk çiçekler, mis bibi toprak kokusu ve o çiçekten öbür çiçeğe uçan kelebekler.


Kelbeklerin, yaşamımız için gerekli olan meyva ağaçlarının, ekili bitkilerin ve de yaban çiçeklerinin tozlaşmasına ne kadar katkı yaptığını ve bunu kolaylaştırdığını biliyor musunuz?

Kelebekler, doğal ortamın en güzel renklerine sahip uçanlarıdır.

Türkiye' nin ise en görkemli dağ kelebeği Apollon'dur.Fakat ne yazık ki, küresel ısınma kelebekleri de etkiledi.
Nesilleri azaldı.Var olanlarda daha yüksek tepelere kaçmakta.
Zaten bir aylık ömürleri olan Apollon kelebekleri maalesef yok olmakta.
Ellerinde fileli kepçeleriyle, kelebek kolleksiyoncuları bile kalmadı. Zaten olmasınlarda.
Çok az
türü kalan kelebekleri, bir de onlar tamamen yok etmesinler.
Sonra meyvaları, bitkileri kim tozlaştıracak. İyice hormonlara terk edeceğiz ekili alanlarımızı.
Hoş, koca koca binaları yapmaktan ekili alan da kalmıyor ya.
Suni döllenmeyle ve genetiğiyle oynanmış sebzeleri meyvaları yemek istemiyorsak, kelebeklere dokunmayalım.



Nesli tükenmekte olan Apollon' u Uludağ'ın zirvelerinden ovalara inmesini sağlayalım.
Eski özgürlüklerine kavuşturalım.

Bahar gelince, kelebeklerin uçuştuğu çimenlerde yuvarlanmak istiyorum.



Yasemin Gürtürk
29/Ocak/2009

Etiketler:

17 Ekim, 2008

BU AKŞAM DİBİNE VURDUM YİNE ŞİŞENİN


Kendinizle içmeyi denediniz mi hiç? İşte en güzel içme adamı insanın kendisidir.

Yüzleşmektir kendinle. Sorgularsın dününü, bugününü.Sonra an gelir kahkahalar atarsın, bir an olur boşalır birden gözyaşların kirpiklerinin ucundan. Ya bir kadehte devrilirsin, ya da dibine vurursun şişenin. Yormazsın başkasını, belli zaman sonra tat vermediğinin farkına varırsın-varmazsın.

Bıktın mı kendinden, üflersin mumun alevine. Üstünle başınla atarsın kendini yatağa. Sabah olunca kriter yaparsın, nasıl biri olduğunu.
Aldıysan kendinden bir zevk, o zaman ararsın başka masada bir dost.

Bu akşam dibine vurdum yine şişenin.
Yanan şem’in alevi raks ederken masada
Kaldırdım kadehimi gökteki yıldızlara.
Üzüntülerden uzak mıyım, yoksa bana dost mu onlar,
Bilmiyorum.

Sarılırken gecenin karanlığına
Yine radyoda o şarkı;
Ben seni unutmak için sevmedim.
Bilmem kaç kez dinledim bu şarkıyı.
Titreyen yanaklarımdaki gülümsemem
Aynı yanan mumun alevindeki hareket.

Ha söndüm sönecek.
Direniyor alev, nereye kadar?
Birgün bitecek yanmayacak.
Yanmayacak yine o şem, masada,
Sevmeyecek belki geceyi, sabahın ışıkları.
Belki şişe dibini bulmayacak bu kez,
Radyoda o şarkı çalmayacak.

İşte o zaman
Açsam perdeleri
Ay arkadaş olur mu bana
Ve
Yalnızlığıma..

Yasemin Gürtürk
16/Ekim/2008

Etiketler:

03 Nisan, 2008

MİSAFİR

Hepimizin evinde bulunan ama, mümkün olduğunca da ellenmeye, kullanılmaya kıyılamayan eşyalarımız vardır.
Misafir odası, misafir havlusu, misafir çarşafı, misafir yemek takımı, misafir terliği diye devam edip giden, sadece misafirden misafire çıkartılan, bizim kullanmamıza izin verilmeyen eşya silsilesi.

Çocukluğumda misafir kelimesinin anlamı da farklıydı. Teknolojinin bu kadar ileri olmadığı tarihlerde postacının getirdiği bir mektup veya telgraf, bizi sevinçlere boğardı, havalara uçardık misafir gelecek diye. Hazırlıklar günler evvelinden başlardı. Şimdi o heyecan, o dostluklar, o misafirler pek kalmadı. Teknoloji geliştikçe ne mektupların tadı kaldı, ne misafirliğin,
Sabah atlıyorsun uçağa hop ordasın. Bir kahve iç, bir iki alış veriş yap derken akşam yine evindesin.

Oysa eskiden misafir gelecek diye, titizlikle kenarda bekleyen eşyalar dolaplardan çıkartılır, kullanılır, sonra tekrar yerine kaldırılırdı. Özeldi onlar, itina ile yıkanır, ütülenirdi dantelli patiska çarşaflar. Bir dahaki misafire kullanılmak üzere, lavanta torbalarının yanına konurdu.
Ya havlular, bembeyaz olurdu genelde. Kendimize renkli olanları kullansak ta, misafirinki özellikle beyaz seçilirdi, temizliğin tek rengiydi o.
Misafir odası, oturulmaya kıyılmayan koltuklar, dantelli sehpalar, el dokuması halılarla döşenirdi. Misafir gelince açılır, oturulur, misafir gittikten sonra temizlenir, kapısı kapatılırdı. Bir dahaki misafir gelip de açılıncaya kadar.

Annemden kalma bu alışkanlıkların çoğunu bende evlendikten sonra kendi evimde yapmaya başladım. Çeyizimden ayırdığım en güzel eşyaları, misafire kullanmak üzere ayrı bohçalarda saklardım. Hani ya ben evde yokken yanlışlıkla alınıp kullanılmasın diye.
Sadece annemin evinden tek bir şeyle ayrılıyordum, misafir odası. Bizim evimizin ayrı bir misafir odası hiçbir zaman olmadı. Hep nohut oda bakla sofa evlerde oturduğumuz için, salonu misafirle paylaşmak zorundaydım.


Dün hayatımdaki bu alışkanlıklara veda etmeye karar verdim. Önce, her şeyin güzelini evimizde ailemle birlikte kullanmaya hakkımız olduğunu düşündüm. O yüzden bir yerden başlamalıydım. Önce misafir çarşaflarının olduğu bohçayı açtım. Mis gibi lavanta kokulu, anneciğimin elleriyle ilmek ilmek ördüğü dantelli çarşafları bir güzel yatağıma yaydım. Sonra da geçip karşısına baktım, ‘’işte benim çarşaflarım’’ dedim. Sonuçta ben de misafir değimliyim bu hayatta. Bir gün ansızın gitmeyecek miyim?

Sonra havluları aldım. Bir bana, bir eşime, bir de oğluma. Bembeyaz, sabun kokulu Bursa havluları.

Akşam yemeğinin saati yaklaşıyordu. Beyaz masa örtüsünü yaydım, üzerine de kırmızı gül desenli yemek takımlarını koydum. Tazesini hemen bulamadığım için, sahte güllerin olduğu vazoyu da birbirimizin görüş alanını kapatmayacak şekilde masanın bir kenarına koydum.
Bardaklarım uzun senelerdir bizimleydi ( ne kadar dikkatli kullanmışım). Ama takım tamam değildi, kiminden iki tane, kiminden beş tane kalmıştı. Koşarak yakınımdaki zücaciye dükkanına gittim. Tabaklarıma uygun bardak seçmeye başladım. Bugün büyük misafir bizdik.
Arsızlığım tuttu, değişik renklerde üç takım bardak aldım.

Dönüşte pastaneye uğradım. Altın tozuyla kaplanmış pasta bizim için çok lüks olacağından, en cevizlisinden baklava aldım. Bu kadar güzelliğin ardından ağzımız da tatlanmalıydı.

Kapının zili çaldığı zaman, eskiden misafirin, bu akşamdan itibaren eşimin olacak olan terlikler kapının yanında giyilmeyi bekliyordu.
Son kez aynaya bakarak kendime çeki düzen verdikten sonra, gülen yüzümle kapıyı açtım. Küçük bir sohbetten sonra yemeğe geçtik. Keyif yapma zamanıydı bu akşam. Bardaklarımıza birer duble de rakı doldurduk. Radyoyu açtım, sanki bizim hoş bir gece geçireceğimizi biliyormuş gibi, şu şarkıyı çalıyordu
.’’gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın/ gel bana her gece sen gönlüme dolmalısın/ tatlı gülüş pek yaraşır gözleri ömre bedel/ ah ne güzel ne güzel seni sevmek/ ah ne güzel ne güzel’’


Ve o akşamdan sonra her şeyimi kullanmaya karar verdim. Bu misafirin, bu benim diye ayırmadan hepsini aynı dolaba yerleştirdim.

Yerleştirdim yerleştirmesine ama yine de ne olur ne olmaz diye, bugün yeni bir nevresim takımı aldım koydum kenara. Bakarsınız aniden bir misafir geliverir.

Yasemin Gürtürk
3/ Nisan/ 2008

Etiketler: